Erasmus Günlüğü

Merhabalar, Eylül 2016 tarihinde Erasmus öğrenci değişimi programı ile Polonya’nın Lodz Şehrinde eğitim aldım. Erasmus sırasında gerek deneyimlerimi unutmamak, gerekse benim gezdiğim yerleri gezmek isteyenler için rehberlik etmesi amacıyla bir de Erasmus Günlüğü tuttum. Aslında buna macera günlüğü de denebilir ama ben Erasmus Günlüğü demeyi tercih ediyorum. Lafı daha fazla uzatmadan sizleri Erasmus Günlüğümle baş başa bırakıyorum. Merak ettiklerinizi yorum kısmından veya iletişim kısmından sorabilirsiniz.

07.09.2016

Vizemin de gelmesiyle erasmus günlüğüme başlıyorum.

21.09.2016 saat 12.20’deki yolculuğum için hazırlıklar daha bir hız kazandı. 21 Eylül’de Berlin’e oradan da Polskibus firmasına ait 20.25 otobüsü ile Lodz’a gideceğim. Heyecanla bekliyorum.

lodz-ucak

22.09.2016

Saat 3.30. 12.20 uçağı ile Berlin’e indim. İlk defa uçağa bindiğim için biraz heyecanlıydım. Gökyüzünden yeri seyretmek daha başka bir duyguymuş. Hava genellikle bulutlu olduğu için her yer kar yağmış gibi bembeyaz görünüyordu.

Uçaktan indikten sonra 6 saatlik bir bekleme süremiz vardı. Orada aynı uçakla geldiğimiz ve Lodz’a gidecek 6 arkadaşla daha tanıştım. Hep beraber Polskibus’ı bekledik. Polskibus yolculuğu ise daha bir değişikti. Bizdeki gibi muavin kavramları yok. Valiz yükleme kısmını şoför yapıyor. Otobüs içi ikramlardan bahsetmiyorum bile. Çünkü yok.

İki katlı otobüste geçen yolculuğumuz yaklaşık 6 saat sürdü. Bu 6 saatte önce Poznan, sonrasında ise Lodz Kaliska’ya geldik. Otobüsten inince benim mentör rahatsızlığından dolayı gelemediği için Berlin’de tanıştığın arkadaşlardan birinin mentörü karşıladı. Mentör bir taksi tuttu ve beraber yurda gittik. Yurtta görevli bir tane kadın vardı. Bizden giriş formlarını doldurmamızı istedi. Tabi ki İngilizce bilmediği için mentör bize burada baya destek çıktı. Bu kadınla nasıl anlaşacağız ben de bilmiyorum. Göreceğiz…

Tüm işlemler bittikten sonra beni 1020 numaralı odaya verdiler. Odam 10. katta. Lodz ayaklarımın altında resmen. Yanıma kim gelecek acaba diye düşünürken Berlin’den beraber geldiğimiz arkadaşlardan birisi geldi. Adı Furkan. Bakalım beraber nasıl bir macera yaşayacağız.

23.09.2016

Bugün sabah kahvaltı yaptıktan sonra Furkan’ın mentörü ile üniversitenin erasmus binasına gittik. (IFE - International Faculty of Engineering) Buraya da kaydımızı yaptık ve bize birer sim kart verdiler. Bu kartta 29 PLN (Yaklaşık 21 lira) karşılığında sınırsız konuşma, sınırsız SMS/MMS, sınırsız Facebook/Messenger ve 4GB internet yüklü. Bizim operatörlerle kıyasladığımız zaman baya uygun olduğunu gördüm. Buradan çıkışta büyük alışveriş merkezlerinden birisi olan Auchan’a gittik.

Lodz’da her yerde bisiklet kiralamak için otomatlar bulunuyor. Nasıl kiralanıyor acaba diye merak ederken yoldan geçen birine sorduk ve nasıl kiralayacağımızı bize anlattı. Nextbike uygulaması üzerinden bir hesap açıp içerisine 20 PLN yüklediğimizde hesap aktif oluyor ve saati 1PLN den kiralayabiliyorsunuz. İlk 20dk ise ücretsiz.

Hemen yurdumuzu önünde bulunan parkı gezmek için girişteki otomatlardan bir bisiklet kiraladık ve parkı gezmeye başladık. Sonbahar dolayısıyla her yer sarı ve turuncu olmuştu ve içerisinde bir de küçük su birikintisi vardı. Yaklaşık 1 saatlik gezinin ardından yurda dönüp dinlendik.

24.09.2016

Bugün sabah nextbike’dan bir mail aldım. Mailde hesabınız bloke olmuştur, ödemek yapmalısınız diyordu. Mailin verdiği şaşkınlıkla telefondaki uygulamaya girdim ve yüklediğim 20 PLN nin bitmiş, hatta üzerine 234 PLN borcumun olduğu yazıyordu. Ama bu durum fazla uzun sürmedi, öğleden sonra müşteri hizmetleri ile görüşmem sonucu hesabımı düzelttiler. Bisikletleri yerine koyarken biraz daha dikkatli olmalıyım galiba.

Öğleden sonra Lodz’un Tramvay merkezine gittik ve hemen ilerisindeki ‘Galeria Lodzka’ isimli alışveriş merkezini gezdik.

lodz-manufaktura

25.09.2016

Lodz’u gezmeye devam. Bugün Manufaktura’ya gitmeye karar verdik. Pazar günü gittiğimizden dolayı olduğunu düşünüyorum, festival havası vardı. Büyük canavar şeklinde balonlar, müzikler, kalabalık… Düşündüğümden daha büyük bir alışveriş merkeziydi. O kadar büyük ki sabahtan akşama kadar gezsem sıkılmam galiba. Biz burada 5 saatimizi harcadık.

Bu anımı da anlatmadan geçemeyeceğim. Dönüşte Piotrkowska caddesi üzerinde bulunan dükkanlara bakarak geçiyorduk. Tigers isimli bir dükkan ilgimizi çekti ve içeri girdik. Ucuzlukçu diyebileceğimiz tarzda içerisinde kırtasiyeden mutfağa birçok şeyin bulunduğu bir dükkandı. Rafların birinde düğüm atılmış bir bir kalem gördüm. “Aa elastik kalem” dedim ve çok az eğmeye çalıştım. Fakat sonradan keşke yapmasaydım dedim. Çünkü kalem elastik değil, değişik bir maddeden yapılmış normal bir kalemmiş. Kalem ortadan ikiye kırıldı ve ben de bunu almak zorunda kaldım.

lodz-duvar

1.10.2016

Bugün cumartesi. Hafta içi ders seçimleriyle uğraştım. Gerek buradaki okulun sistemi, gerekse bizim okulun bu sene müfredatta yaptığı değişiklikler sebebiyle biraz uğraştırıcı oldu ama olsun. Sonunda düzgün bir program çıkarmayı başarabildim. Bu yüzden pek fazla dışarıya çıkma şansım olmadı.

ESN (Erasmus Student Network) bugün Lodz gezisi düzenledi. Gezide birbirinden güzel duvar sanatlarını tanıttılar. Rehber arkadaşın anlattığına göre burada belirli aralıklarla etkinlikler yapılıyormuş ve bu etkinliklerde ünlü ressamlar gelip 5 - 6 katlı binaların duvarlarına resimler yapıyorlarmış. Bu resimlerden bazıları yazıcıdan çıkmış gibi gerçekçi ve temiz, bazıları ise absürtlüğün dibine vurmuş ve hayal gücünü çalıştırmayı amaçlayan resimler. Yaklaşık 3 saat süren bu gezi isteyip de bulamadığım türdendi.

3.10.2016

Dzień dobry! Bu kelimeden de anlaşıldığı gibi bugün Lehçe dersimin ilk günü. Sabah Computer Architecture gibi zor bir dersten sonra bu ders iyi oldu. En azından şimdilik güzel geçen bir lehçe dersim var.

Bugün ilk defa buradan bir meyveli yoğurt aldım. İçerisinde meyve parçaları falan baya hoşuma gitti. Normal yoğurtları o kadar güzel değil ama meyveli yoğurtlarını çok beğendim. Şimdi sıra diğer meyvelerini denemede. Yaklaşık 15 çeşit meyve var.

Bu günlük de bu kadar dziękuję..

15.10.2016

Yazma sürelerinin seyrelmeye başlamasından da anlaşılacağı gibi derslerim tam anlamıyla başladı. İki haftadır yoğun bir şekilde derslere giriyorum ve yaşamım neredeyse durağanlaştı derken arkadaşlarla Polonya’nın başkenti Varşova’ya gitmeye karar verdik. Bir süredir bu geziyi yapmayı istiyordum fakat yeni nasip oldu diyelim. Yarın sabah 7.15’te otobüsümüz var. Araştırmalarıma göre orada da büyük parklar ve Polonya’nın tarihine ait birçok müze var. Yarınki geziyi iple çekiyorum bakalım ne olacak.

warsaw-oldtown

16.10.2016

Sabah 7.15 gibi bindiğimiz otobüsümüz saat 9 gibi Varşova’da oldu. Yolculuk beklediğimizden daha kısa sürdü. İndiğimiz yer biraz şehrin dışında kaldığı için şehir merkezine gitmek için 15 dakikalık metro yolculuğu yaptık. Metrodan indiğimizde devasa bir saat kulesi karşıladı bizi. En üst katına çıkıp Varşova’yı seyretme planları yaptık fakat gerçekleştiremedik.

İlk durak, “Old Town” olarak bilinen bir alandı. Polonya’daki binaların birçoğu gibi burada da eski binalar vardı. Fakat yerleşimleri çok güzel duruyordu. “Teras Widokowy” denilen yüksek yapının en üst katından Varşova’yı izledik. Burada yaklaşık 1 saat durduk. Çok yukarıda olmamızdan kaynaklı rüzgardan dolayı baya üşüdük. Ama baya eğlendik.

Old Town’dan sonra hemen yanında bulunan nehrin kıyısında gezdik. Çok fazla fotoğraf ve video çektiğimiz için şarjımız bitti. Bu yüzden bir kafeye oturup telefonlarımızı şarj ettik ve biraz da ısındık.

Oturduğumuz kafede planladığımızdan fazla kaldığımızdan dolayı hem müzeler için vakit kalmadı, hem de Lazienki Parkını gezmek için karanlığa kaldık. Karanlık da olsa güzel bir parktı ama o parkı aydınlık görmeyi daha çok isterdim.

Merkeze doğru giderken tesadüfen “Lokanta” isminde bir Türk lokantası bulduk. Lokantada garsonlar hariç tüm çalışanlar Türk’müş. Acıktığımızı da fark edince içeri girip biraz karnımızı doyurduk. Daha sonrasında 23.00 Lodz otobüsümüz için yola çıktık.

berlin-nehir

29.10.2016

Sıra Berlin’i gezmede… 16.25 Lodz-Berlin otobüsümüze zamanında gittik fakat anlayamadığımız bazı nedenlerden dolayı otobüs değiştirdik ve 1 saat rötarlı kalktık. Fakat iniş saatimize o kadar yansımadı hatta zamanında indik bile diyebilirim.

Otobüsten inince 2 Almanla tanıştık ve bize hostele gitmemiz için yardım edeceklerini söylediler. Hostele ulaştığımızda saat 00.50 civarıydı. Eşyalarımızı hostele bırakıp caddeyi biraz turladık. Ardından tekrar hostele döndük.

berlin-victorycolumn

30.10.2016

Sabah 08.00’da uyandık. Saatlerin 1 saat geri alınması bize 1 saat daha fazla uyku kazandırdı. Kahvaltı yapmak için girdiğimiz rastgele bir dükkanın Türk dükkanı olması biraz da bizim Almanya içerisinde ne kadar yayıldığımızın kanıtı diyebilirim. Kahvaltıdan sonra gezimize başladık.

İlk durak, Victory Column. 1864 yılında Heinrich Strack tarafından ikinci Schleswig savaşındaki Prusya zaferinin anısına tasarlanmış bir kule. 2 Eylül 1873’teki açılışına kadar 1866 Prusya-Avusturya, 1870-1871 Fransa-Prusya Savaşında da zaferler kazanıldığı için savaşlara atfedilen bir anıt olmuş. Anıtın etrafında ise çok güzel parklar bulunmakta.

Bir sonraki durağımız 1788-1791 yılları arasında yapılan Brandenburg Gate oldu. Kısaca tarihçesinden bahsetmek gerekirse oniki sütuna, altı giriş kapısına sahip. Vatandaşların sadece dıştaki iki kapıyı kullanma hakları var. Kapının üzerinde ise Quadriga heykeli var. Bu kapı soğuk savaş döneminde Doğu Berlin’de bulunmuş.

Sırada Reichstag var. Bu yapı ise Hitler Almanya’nın başına geçene kadar Almanya parlamentosunun toplandığı yer olarak da biliniyor. İnternette gördüğüme göre içerisi baya güzel fakat önündeki sırayı görünce vazgeçtik.

Sıradaki durağımız Checkpoint Charlie. Burası soğuk savaş zamanında 1990 yılına kadar üçlü ittifak geçiş noktası olarak kullanılan geçiş kapısıymış. Şu an burada Amerikan askerleri ile fotoğraf çektirebilirsiniz.

Daha sonrasında internetten araştırırken Türk mahallesi olarak bahsedilen Berlin’in Kreuzberg semtine gittik. Evet burada Berlin’in diğer kısımlarına göre daha fazla Türk var ama benim hayal kırıklığı yaşadığım nokta bu semte Almanya’dakiler tabiri caizse varoş semti diyorlar. Şahsen burada beklediğimi bulamadığımı söyleyebilirim.

Kreuzberg’den çıktığımızda saat 13.00 olmuştu. Çay içmek için girdiğimiz lokantadaki abiyle biraz sohbet ettik. Bizim Türkiye’den geldiğimizi duyunca sağ olsun çaylardan para almadı. Bizim insanımız her yerde güzel. Almanlarda bulamayız bunu.

Son olarak da Berlin’e gidince görmeden olmaz diyeceğiniz Berlin duvarı var. Tabi ki 46 kilometresini de gezmedik. Burada biraz fotoğraf çekildikten sonra o kadar yürümenin verdiği yorgunlukla hostelimize gidip dinlendik ve gezimizi ertesi gün öğlen 12.30 Berlin - Lodz otobüsü ile bitirdik.

15.11.2016

ESN’in düzenlediği bir etkinlik daha. Tandem. Bu etkinliğin amacı farklı kültürlerden insanların farklı kültür ve insanları tanımasını sağlamak.

Böyle bir etkinlik görünce katıldım. Benimle Fransız bir arkadaşı eşleştirdiler. Biraz Fransızca öğrenme planları yaparken bu arkadaşın etkinliğe gelmediğini öğrendim. Onun yerine Polonyalı bir arkadaşla sohbet etme şansım oldu. Ama iyi oldu Polonyalılar hakkında merak ettiklerimi sorma fırsatı buldum. O arkadaşın dediğine göre -ki tecrübelerimle de sabit- Polonyalılar yabancılara karşı çok çekingen davranıyorlarmış. Kısacası insanların yabancıları çok sevmediğini söyledi, ve sizin ülkenizde nasıl diye sordu. Ben de bizim insanlarımızın onların aksine yabancılara karşı sıcak kanlı davrandığını ve yabancılara elinden geldiğince yardım ettiğini söyledim. Yaklaşık 1 saatlik bir sohbetin ardından ona birkaç Türkçe kelime öğrettim.

lodz-internationaldinner

22.11.2016

Bugün okulun daha çok kendi öğrencileri için düzenlediği bir etkinlik olan International Dinner etkinliğine katıldım. Burada her millet kendi yemeğini ve danslarını sergiledi. Bizim masamızda karnıyarık, hünkarbeğendi, tas kebabı, mercimek çorbası, un helvası, ayran, cacık ve mercimek köftesi vardı. Yemekleri yiyebilirsiniz anonsuyla herkesin bizim masaya yığılması bir oldu. Bizim masa yaklaşı 50 dakikada bitti. Etkinliğin sonunda ise bir oylama ve birinci seçimi yapılıyordu. Geçen sene biz birinci olduğumuzdan mı kaynaklanıyor bilmiyorum, bize oyun yapıldığını düşündüğüm bir şey oldu ve bize oy kullanacağımız pusulaları vermediler. Biz sayım yapılırken oy kullanabildik ama sayıp saymadıklarını bilmiyoruz. Etkinliğin sonunda İtalyanların birinci olduğu açıklandı.

Yemek faslı bittikten sonra sıra her ülkenin kendi yöresel dansını göstermesine geldi. Polonyalılar kendi yöresel danslarını sergilediler ve biz de bunları öğrenerek oynadık. Sıra bize geldiğinde ise damat halayı ve delilo oynadık. Damat halayını oynamak için kalkan kişi sayısı o kadar çoktu ki, halayı iki çember halinde çektik. Hatta bir ara salon tam manasıyla düğün salonuna döndü diyebilirim.

03.12.2016

2 Aralıkta Prag gezisi için hazırlıklarımızı tamamlayıp yanımıza birkaç sandviç alıp yola çıktık. Yaklaşık 7 saatlik bir yolculuğun ardından Praha Florenc’de indik. İndiğimizde saat 4.40 olduğundan dolayı her yer kapalıydı. Bu yüzden saat 9’a kadar otogarın altındaki küçük alanda bekledik.

İlk gittiğimiz yer bize en yakın konum olan Powder Tower (Barut Kulesi) oldu. Bu kule gerçekten de çok heybetli duruyordu. Açıkçası gözlerimin kadrajına giremedi. Eskiden Bohemya kral ve kraliçelerinin taç giyme töreninde kat ettikleri yolun başlangıç noktası olarak kullanılırmış. Kulenin yapımına 1475 yılında başlanmış. Şehir kralı II. Vladislav’a taç giyme töreni hediyesi olarak verilmek istenmiş fakat şehirde çıkan isyandan dolayı kral şehirden kaçmış ve kulenin yapımına 8 yıl ara verilmiş. Öncelerde “New Tower” olarak isimlendirilen kule 17.yy’da barut deposu olarak kullanılmış ve ismi “Powder Tower” olarak değiştirilmiş.

prague-astronomiksaatkulesi

Sıra bugünkü gezinin en sevdiğim kısmı olan Astronomik saat kulesinde. Yine orta çağdan kalan bu saat kulesini özelliği, üzerinde bulunan 12 saat dilimini 12 burcun sembollerinin göstermesi. Kısaca hikayesinden bahserdek olursak 15.yy’da saat ustası olan Hanus tarafından yapılmış. Herkes Hanus’tan saati nasıl yaptığını öğrenmeye çalışmış fakat Hanus kimseye söylememiş. Bunu üzerine Şehir yönetimi bu saatten başka bir yere daha yapılamaması için Hanus’u kör etmiş. Hırsını almak isteyen Hanus saati bozmuş ve 16. yy’a kadar bu saat tamir edilememiş. 16. yy’da tamir edilmiş olsa da zamanla tekrar bozulmaya başlamış. 1865 yılında kapsamlı bir şekilde bakıma sokulmuş.

Saatin üzerinde tahtadan yapılmış 4 adet figür bulunmakta ve bunlar her saat başı hareket etmekte. Bu figürlerin anlamları ise şöyle;

  • Elinde ayna olan figür, kibri ve kendini beğenmişliği temsil eder.
  • Elinde altın kesesi olan figür bir yahudiyi, açgözlülüğü ve faizciliği temsil eder.
  • İskelet figürü, hiçbir şeyin önemi olmadığını ve herkesin öleceğini temsil eder.
  • Mandolin çalan Osmanlı ise keyif ve eğlenceyi temsil eder.

Gün içerisinde buradan defalarca geçmeme rağmen burayı hiç boş göremedim.

Bir sonraki durağımız Oldtown Square oldu. Çevresinde eski binaların bulunduğu bu meydan Christmas hazırlıklarından dolayı çok hareketliydi. Birçok yiyecek, içecek (Çoğunlukla hot wine) satan yerler vardı. Birçok stand üzerinde ise geleneksel tatlıları Tredelnik yapıyorlardı. Tredelnik’i tatma fırsatım oldu. Gerçekte çok güzel ama sıcaksa yiyin. Soğuksa ağzınızın tadını bozmanızı tavsiye etmem.

Wenceslas Square. Burası şehir merkezi gibi bir yer diyebilirim. Biraz daha modern yapıda binalar ve dükkanlar bulunmakta. Her yerde olduğu gibi bu caddenin sonunda da görkemli bir heykel var.

Buraya kadarki gezimizi tamamladığımızda saat 17 olmuştu ve gece çok fazla uyuyamadığımız için çok yorulmuştuk. Hostelimize döndük ve saat 20 gibi de uyumuşuz zaten.

04.12.2016

Sabah 09.30 gibi şehri ikiye bölen nehrin diğer kıyısında olan hostelimizden ayrıldık ve bulduğumuz bir kafede kahvaltımızı yaptık. İlk durağımız Hradcany kalesi oldu. Dünyanın en büyük kalesi olduğu söylenen bu kale 570 metre uzunluğunda, 130 metre genişliğinde ve geçmişi 9. yy’a kadar dayanıyor.

Sırada ise bugünkü gezinin en sevdiğim kısmı var. Prague Castle… Tabir yerindeyse tüm Prag ayaklarımızın altında kalıyordu. Çok güzel bir manzarası var. Prag’a gidildiği zaman kesinlikle gidilmesi gereken yerlerden birisi olduğunu düşünüyorum.

Old Royal Place. 9. yy’da yapılan ve Bohemya kral ve kraliçelerinin konak yeri olan bu saray günümüzde başbakanların göreve başlama ve resmi ziyaretlerin açılışında kullanılmakta. Buraya geldiğimiz sırada nöbet bekleyen askerlerin değişimine denk gelmemiz de ayrı bir şans oldu tabi ki.

Burada bulunan yüksek binalar ve dar sokaklar sebebiyle telefonumun GPS bağlantısının kopması sonucu rastgele gittiğimiz bir yol bizi Charles köprüsünün üst tarafında iki köprünün ortasında bir yere çıkardı. Açıkçası pek de şikayetçi değilim. Gayet güzel bir manzarası vardı buranın. Burada biraz fotoğraf çekildikten sonra Charles köprüsüne geçtik.

Charles Brige. 1357 yılında inşa edilen bu köprü Prag’ın simgesi olmuş. Köprünün üzerinde ise yaklaşık 30 adet heykel bulunmakta. Bu köprüyü geçtikten sonra National Technical Museum’a doğru yola çıktık. Ulusal teknik müzede birçok teknolojinin geçmişten hatta bazılarının ilk hallerinden itibaren gelişimini gösteren bir müze. Normalde 100 CZK (yaklaşık 13 lira) olan müze öğrencilere özel indirim yapıyor. (Çok bir şey beklemeyin 90 CZK’ya düşüyor ). Müzeden çıktığımızda hava kararmıştı ve otobüsümüzün de kalkış saati yaklaşmıştı.

21.12.2016

Saat 05.30. Modlinbus şirketinden aldığımız Varşova - Modlin hava alanına giden otobüsümüz için yola çıktık. Otobüsümüz saat 6 gibi kalktı ve saat 9 da hava alanına vardık. Buradan da 13.00 Varşova - Paris uçağı ile 15.30 da Paris - Beauvais hava alanına indik. Burası şehre biraz uzak olduğu için yaklaşık 2 - 2 buçuk saat otobüs yolculuğu ile şehir merkezine gittik. Hemen metroya binip tuttuğumuz otele geldik. Otele geldiğimizde uzun yolculuktan dolayı çok yorulmuştuk ve acıkmıştık. Biraz dinlendikten sonra hem yemek yemek için hem de etrafı keşfetmek için dışarıya çıktık. Daha sonrasında hemen otelimize döndük.

22.12.2016

10.30’da Eyfel Kulesine gitmek için otelden ayrıldık. Oraya otobüs ile gitmemiz gerekiyordu ama benim telefonumun GPS’i sıkıntı çıkardığı için otobüsün kalktığı yeri bulamadık. Pastanenin birine sormak için girdik. Orada bizim gibi müşteri olan yaşlı bir teyze bize yardım etmeye çalıştı. Çalıştı diyorum çünkü ingilizce bilmiyordu. Bir şeyler diyordu ama anlamıyor, sadece bakıyorduk. Evet kabul ediyorum Fransa’da Fransız kaldık. Teyze baktı biz anlamayacağız, en sonunda gelin benimle dedi ve bizi otobüsün kalktığı yere kadar götürdü. Teyzeye sarılarak veda ettikten sonra otobüsle yaklaşık 40-50 dakikalık bir yolculukla Eyfel kulesine ulaştık. Çok hoş ve ihtişamlı bir görüntüsü vardı. Tam hayal ettiğim gibiydi. Biraz fotoğraf çekildikten sonra (yaklaşık birkaç bin kadar) 2. kat olarak tabir edilen (Eyfel’in yarısı) yere merdivenlerle çıktık. (Asansör de vardı fakat biz biraz spor yapalım dedik. Şaka şaka paramız yetmedi ) Bizim çıktığımız yer için 5€ (20-26 yaş arası geçerli fiyat). Eğer en tepesine çıkmak isterseniz 14€.

paris-eyfel

Buradan şehir tam manasıyla ayaklarınızın altında görünüyor. En tepeye çıksak ne derdik bilmiyorum. Burada da biraz resim çekildikten (birkaç bin daha) etrafı seyrettikten sonra diğer yerleri de gezebilmek için aşağıya indik. Çünkü yaklaşık 2-2 buçuk saatimizi burada harcamıştık ve hava kararmadan önce gezmek istediğimiz yerler vardı. Ama saniyesine kadar değdiğini düşünüyorum orası ayrı mesele.

Sıradaki durağımız Luxemburg Garden. Burası biraz hayal kırıklığı oldu diyebilirim. Resimlerini gördüğümüz o güzel park kış nedeniyle kurumuş sararmıştı. Ortadaki süs havuzundan başka ilgi çekecek bir şey kalmamıştı. Bu yüzden burayı biraz hızlı geçtik. Ama belki sırf burası için bahar veya yaz aylarında gelebilirim.

Louvre müzesi. Açıkça söylemek gerekirse Avrupa’nın en büyük müzelerinden biri olan bu müzeye sadece orijinal Mona Lisa tablosunu görmek için geldik. Ücretli midir, değil midir diye tereddüt ederken bilet bürosundaki bayanın Avrupa’da okuyan öğrencilerin müzeye ücretsiz girebileceğini söylemesi üzerine derin bir oh çektik. Biletler 15€. (Lodz’daki öğrenci kimliğim ilk defa işe yaradı diyebilirim.) Uzunca bir aramanın ardından Mona Lisa tablosunu bulduk. Düşündüğümüzden küçük olduğunu görmek şaşırtsa da bu tabloyu da görmenin mutluluğuyla biraz seyredip müzeden çıktık.

23.12.2016

Pariste 2. günümüz. Dünkü yorgunluğun etkisiyle ve gezecek az yerimiz kalması sebebiyle otelden 11 gibi çıktık. Bugünkü ilk durağımız olan MontMarte tepesine çıktık. Burası Parisi tepeden izleyebileceğiniz bir başka güzel mekan diyebilirim.

Champs-Élysées(Şanzelize). Paris’in en güzel caddesi olarak gösterilen bu cadde, aynı zamanda Paris’in alışveriş caddesi olarak da adlandırılabilir. Cadde üzerinde alışveriş mağazalarının yanı sıra her araba markasının son model arabalarını sergilediği galeriler bulunmakta. Hatta sokak kenarlarında son model Ferrari ve Lamborghini marka araba kiralayan kişiler de vardı. Yarım saatini 90€’ya kiralıyorlar. Caddenin bir başında içerisinde büyük bir dönme dolap olan bir park var. Diğer başında ise ‘Arc de Triomphe’ var.

Burada da biraz zaman geçirdikten sonra 19.30 Brüksel otobüsümüzün kalkacağı yere gittik. Kalkması gereken saatten 10 dk erken kalkan otobüsümüz Brüksel’e yarım saat rötarlı vardı. Nasıl yaptı biz de bilmiyoruz. Saat 23.00 gibi Brüksel’deydik. Burada indiğimiz andan itibaren bizi şaşırtan birçok şey oldu.

Yolda giderken sabah kahvaltı için ekmeğimizin olmadığı aklımıza geldi ve nereden alsak diye düşünürken tabelası Türkçe olan bir lokantaya rastladık. Daha Türk olduğumuzu belli etmeden “Hoş geldiniz gençler” diye karşılanmamız ayrı, nereden ekmek buluruz sorumuza tezgahın altından çıkarttığı 1.5 metrelik ekmeği hediye etmesi ayrı şaşırttı. Tabi otele kadar elimizde o ekmekle gittik orası ayrı mesele.

Otele giderken yol üzeride birkaç Türkçe tabelaya daha rastladık. (Hala gördüğümüz Türkçe tabelalara şaşırıyoruz.) Otele gittik, resepsiyondaki abi bizden otel girişi için pasaportlarımızı istedi. İngilizce “Türk müsünüz?” diye sordu onayladık biz de. Sonra o abi de Türkçe’ye döndü, “Nereden geliyorsunuz gençler?” dedi. Bizim akıllar uçtu. Bu abiyle biraz sohbet ettikten sonra öğrendik ki, bu semt Türk semti olarak isimlendiriliyormuş. Bu semtin çoğu Türk’müş ve biz de tesadüfen buradaki bir oteli tutmuşuz. Biraz sohbetin ardından odamıza çıkıp ertesi günkü gezi için dinlendik.

24.12.2016

Bugün zamanımız kısıtlı olduğu için gezmeye erken çıktık. İlk durağımız ‘Grand Place’ ve ‘Manneken Pis’ oldu. UNESCO Dünya Mirasları içerisinde olan Grand Place, aynı zamanda Brüksel’in merkezi olarak kabul ediliyor. Buradaki kulenin yüksekliği ise 110 metre. Brüksel’in başka önemli simgesi olarak kabul edilen Menneken Pis, 61cm boyunda bronzdan yapılmış heykelde işeyen çıplak çocuk tasvir edilmiş bir heykel. Kültürel önem taşıyan heykele bulunulan zamanın önemine göre kıyafetler giydiriliyor. Christmas zamanında gittiğimiz için Noel kıyafetleri giydirmişlerdi. Bir sonraki durağımız. Musical Instrumental Museum (MIM) oldu. İçerisinde 8000 civarında müzik aleti olan bu müzede hayatımda ilk defa gördüğüm değişik çalgılar vardı. Ayrıca bu müzenin hemen yakınında da çok güzel çiçeklerle süslenmiş bir meydan vardı.

Buradan sonra hem şehir hakkında bilgi almak için hem de harita almak için Tourism Information bürosuna gittik. Burada çalışan bizim yaşlarımızda bir kız vardı. Onunla konuşurken o da “Türk müsünüz?” diye sordu ve onunla da Türkçe konuşmaya başladık. Nasıl anladığını sorduğumda simamdan Türk olduğumun belli olduğunu söyledi. Buradan da istediğimiz bilgileri aldıktan sonra gezimize kaldığımız yerden devam ettik.

Parc du Cinquantenaire. Brükselin en doğusunda kalan bu park içerisinde Autoworld isminde içerisinde eski yeni birçok arabanın bulunduğu bir müze vardı. Burada da giriş fiyatını çok yüksek olması sebebiyle içeriye girmedik. Onun yerine park içerisinde daha fazla zaman geçirdik. Burası da bahar ayarında nasıl olduğunu merak ettiğim başka bir park. Buradan sonraki durağımız ise Atomium oldu.

brussels-atomium

Yine güzel ve insanın içini açan bir park ve girişinde devasa boyutta bir atom modeli karşıladı bizi. Bu atom modelinin her bir çekirdeğinde değişik mekanlar ve restoranlar mevcut. Ayrıca hemen bu modelin yanı başında MininEuropa isminde Avrupa’nın küçük bir modeli mevcut. Burada da baya bir zaman harcadık. Parktan çıktığımızda hava kararmıştı ve yine acıkmıştık. Türk semtine gidip karnımızı doyurduk ve Amsterdam’a gidecek otobüsümüz için yola koyulduk.

Amsterdam’da indiğimiz yer hem otobüs hem de tren istasyonu olarak kullanılıyor. Buraya geldiğimiz otobüste internet olmaması sebebiyle şehir merkezine nasıl gideceğimiz hakkında fazla araştırma yapamadık. Nasıl gidebiliriz diye aramızda tartışırken “Güvenliğe sorup işimizi garantiye alalım” dedik. Güvenlikçi abinin “Bizde garanti olmaz.” şeklindeki yanıtı bizi (yine) hem şaşırttı hem de aklımıza Brüksel’i getirdi. Bu abi istasyondaki tek Türk çalışanmış.(Kan çekiyor galiba) Bizim iki biletle (Tren + Tramvay) gitmeyi planladığımız yere tek biletle (Otobüs (22 Numara) + Tramvay (16 Numara)) gitmemizi sağladı. Otobüse binip şehir merkezinde indik. Buradan da tramvaya geçtik ve tesadüfen bu tramvayı kullanan abla da Türk çıktı. (Kamera şakası mı?) Bizi tam hostelimizin olduğu sokağın başında indirdi sağ olsun. Bu hosteli diğerleri kadar beğenmedim. Değişikti biraz ama bir gece kalacağımız için bir şey olmaz dedik ve ertesi günün planını yapıp yattık.

amsterdam-Iamsterdam

25.12.2016

Bugün sabah diğer günlerden biraz daha erken uyandık. İlk durağımız hostelimizin çok yakınında bulunan ve Amsterdam’ın simgesi haline gelen “I amsterdam” yazısı oldu. Burada çok fazla kişi fotoğraf çekindiği için tek başımıza fotoğraf çekinemeyeceğimizi düşünürken yazının tersinden fotoğraf çekinip aynalama yapmak geldi aklımıza. Burada ilginç bir şekilde kimse yoktu. Ya herkes yazıyı Rijks Museum ile beraber almak istiyordu, ya da bizden başka Türk yoktu. Müze görünmedi ama bence burada olay yazıydı. Buradan Van Gogh Müzesi ve Stredeljik Müzesine gittik. Fakat zamanımız olmadığı için içeriye giremedik.

Sıradaki durağımız yine Hollanda’nın bir diğer simgesi olan De Otter ismindeki bir değirmen oldu. Bu değirmen öncelerde küçük Otter olarak bilinirmiş ve 1631 yılında inşa edilmiş. Burada birkaç fotoğraf çekildikten sonra şehir merkezi sayılabilecek bir yer olan Dam Square’e gittik.

Royal Place (Kraliyet sarayı), Madamme Tussaund’s Müzesi, Nieuwe Kork (Yeni kilise) ve II. Dünya savaşı Kurbanlarını anmak amacıyla 1956 yılında dikilmiş olan bir heykel bulunmakta.

Biz bu meydana geldiğimiz anda bir adam gösteri yapmaya başladı. Çeşitli sihirbazlık hareketleri ile kısa zamanda birçok kişiyi etrafında toplamayı başardı. Kısa bir süre gösteriyi izleyip Begijnhof olarak adlandırılan Orta çağ zamanlarında (17.yy) yapılan dindar katolik rahibelerin kaldığı evlerin bulunduğu yere gittik.

Buradan sonra tabiri caizse Amsterdam’ı karış karış gezerek merkez istasyona ve oradan da Berlin otobüsümüze binmek için tren istasyonuna gittik.

amsterdam-bisiklet

Burada Amsterdam için söylemek istediğim birkaç bir şey var. Şehir çok pahalı ve bir o kadar da güzel. Benim gözümde Paris’i bile geçti diyebilirim. Zamanında şehri ırmağa göre yapılandırmak yerine ırmakları şehre göre yapılandırmışlar. Bu sayede şehir çok fazla düzenli duruyor. Bir başka çok sevdiğim kısmı ise, çok çok fazla bisiklet var. Caddeler sokaklar bisikletten geçilmiyor desem yeridir. Hatta bazı yerlerde katlı bisiklet park yeri bile gördüm.

Gezmeye başladığımızda gezeceğimiz yerlerin dağınık olması bizi biraz korkuttu fakat şehir içerisinde yürüyerek ulaşımın kolay olması bu sorunu çözdü.

Bir sonraki durak, Berlin aktarmalı Lodz. Çok uzun bir yolculuk beni bekliyor. Amsterdam - Berlin 11 saat, Berlin’de 3 saatlik bekleme ve ardından 6 saatlik Berlin - Lodz otobüsüm var.

26.12.2016

Dün 19.35’de Amstedam’da başlayan yolculuğum bugün 16:20’de Lodz’da son buldu. Daha uzun bir yolculuk yapana kadar en uzun yolculuğum bu olacak galiba. Otobüsten indiğimde her tarafımın ağrıdığını hissettim ve yiyecek bir şeyler almak için markete gittim. Fakat burada da beni bir sürpriz karşılıyordu. Hala Christmas tatilinde oldukları için tüm marketler ve restoranlar kapalıydı. Allah’tan dolapta birkaç yiyecek bir şeyler buldum. Yurda döndüğümde başım deli gibi ağrıyordu. Çantamı boşaltıp etrafı düzenledim ve bir ağrı kesici alıp saat 22.00 gibi yattım.

27.12.2016

Sabah 10 gibi kalktım. Vücudumun yorgunluğu gitmiş gibiydi fakat başım hala ağrıyordu. Hatta başımın ağrısı daha artmıştı.

Dışarıya baktığımda marketin açılmış olduğunu görmem mutlu etti beni. Güzel bir kahvaltının ardından bilgisayarımın başına oturdum. Akşam saatlerinde hala başımın ağrısı geçmemişti. Bir daha bu kadar uzun bir yolculuk yapmam muhtemelen. Hatta 5 Şubat’ta gideceğim Lodz-Berlin-İstanbul-Balıkesir ve Balıkesir-Isparta yolculukları şimdiden gözümde büyümeye başladı. Ama memleketimi çok özledim. Buralara geldikten sonra daha net anladım bizim memleketimiz gibi başka bir memleketin olmadığını. Burada övdüğüm o güzel park ve bahçelerde daha güzel şehirlerimiz var bizim. (Karadeniz bölgesi, özellikle Trabzon ve Rize tarafı. Toprağı göremeyeceğiniz kadar yeşillik.)

31.12.2016

Yılın son günü. Bir yılı daha geride bıraktık. Umarım 2017’de keşke dediğimiz her şey gerçekleşir.

Bugün havanın kararmasıyla birlikte etraftaki yerleşim yerlerinde havai fişekler patlamaya başladı. (Bu arada bugün hava 15.48’de kararıyor.) Böyle başladılarsa gece yarısı ne yapacaklar acaba diye düşünürken tahmin ettiğim gibi oldu. Şehrin dört bir yanı havai fişeklerle doldu. Hatta öyle ki 10 dakika öncesinden başladılar, 20 dakika boyunca şehir havai fişeklerle aydınlandı resmen. Gerçekten görülmeye değer bir manzara ortaya çıktığını düşünüyorum. Şu an (00.30) hala deli gibi havai fişek patlatıyorlar. Durmak bilmiyorlar. Sabaha kadar sürmez umarım.

19.01.2017

Yavaş yavaş erasmus maceramızın sonuna yaklaşırken bir değişiklik yapalım ve buz patenine gidelim dedik. İlk defa buz pateni yapacağımdan dolayı biraz heyecanlıydım ve biraz da nasıl olacağını merakla bekliyordum.

Saatimiz gelip içeri girdiğimizde yürümeyi unutmuş gibiydim. Ayakta bile duramıyordum. Duvara tutunarak ilerliyordum. Başlarda birkaç defa ayrılmayı düşündüysem de başarılı olamadım. Tam düşmek üzereyken duvarı tuttum. Nasıl yapmam gerektiğini yavaş yavaş öğrendikten sonra duvardan ayrı gitmeye başladım. İlk yarım saat hiç düşmemenin gururu ile dolaşırken birden öğrenmeye başladığımı hissettim. Burada galiba kendime gereğinden fazla güvendim. Bir başladığım zaman 15-20 metre gidip düşüyordum. Sonuç olarak çok eğlenceli geçen bir saat ve buz pateni deneyimi ile oradan ayrıldık. Tekrar yapmayı çok isterim. Eğlenceli.

05.02.2017

Bugün Polonya’da son günüm. 16.15 otobüsü ile Berlin ve ardından 1.35 uçağı ile İstanbul’a gideceğim. Bu yazımda Erasmus maceramın nasıl geçtiğini değerlendirmek istiyorum. Şöyle bir dönüp geriye baktığım zaman çok hızlı geçtiğini fark ettim.

Bu süre zarfında yeni arkadaşlıklar kurdum, yeni ve değişik kültürler tanıdım. Hiç böyle olacağını düşünmezdim fakat buradan sanki biraz buruk ayrılıyorum. Burada özleyeceklerim arasında (biraz garip gelecek ama) en başta pizzalarının olduğunu düşünüyorum. Gerçekten başarılılar bu konuda bence. İkincisi ise bunu üzülerek söylüyorum İnternet hızı. Umarım bizim ülkemizde de yakın zamanda bu hızlarda internete sahip oluruz.

Polonya’da yaşadığım süre boyunca sürekli inceleme halindeydim. Kültürlerini öğrenmeye, nerede, ne zaman, ne yapıyorlar bunun öğrenmeye çalıştım. Buradan çıkardığım sonuç ise Polonya halkı tanımadığı birine biraz soğuk davranıyor. Hele ki başka milletten birisi ise görmezden bile gelip yollarına devam edebiliyorlar bile. Ama biraz tanışıklık varsa daha sıcak davranıyorlar diyebilirim. Dikkat ettiğim diğer bir nokta ise 25 yaş altı gençler güzel ingilizce konuşuyor. Fakat bu durum benim okuduğum üniversitenin teknik üniversite olmasından da kaynaklanıyor olabilir.

Başka bir dikkatimi çeken konu ise toplu taşıma. Bizdeki gibi ‘önden binilir, arkadan inilir’ kuralı yok. Otobüs ve tramvayların tüm kapılarının yanlarında birer buton var ve ona basınca kapı açılıyor. İçeride bilet okutulan bir cihaz var. Oradan da biletini okutabiliyorsun. Fakat çoğu kişi biletini okutmadan biniyor. Bunu gönül rahatlığıyla söyleyebilirim. Peki kontrol yapılmıyor mu? Evet yapılıyor. Ama çok seyrek. Buradaki Türk arkadaşlarımdan birinin başına geldi. Bilet okuyan cihaz bozuk olduğu için biletini okutamamış ve tam bu sırada kontrol için görevliler gelmiş. 71 PLN ceza kesmişler. Arkadaş direnmeye çalışmış fakat yanındakiler onu direnmemesi konusunda uyarmışlar. Polisin gelmesi durumunda bu ceza 400 PLN oluyormuş. Benim başıma kontrol olayı gelmedi şu ana kadar. (Biletsiz binmedim ondan galiba. Biletsiz binseydim ilk durakta kontrol ederlerdi. )

Biraz da yemek konusuna gelecek olursak genelde yemekleri hamur işine dayanıyor. Pierogi bunlardan birisi ve türlü türlü çeşidi var. Ben patatesli olandan yeme fırsatı buldum. Gayet güzeldi. Burada Lehçe dersi aldığım hocamın söylediğine göre burada yetişen ineklerin etinin çok güzel olmaması nedeni ile çok fazla domuz eti tüketiyorlarmış. Bunu onaylayabilirim. Çünkü en çok sıkıntıyı burada çektim. Domuz eti ile inek eti arasında görüntü olarak hiçbir farkın olmaması sebebi ile burada dışarından et yememeye özen gösterdim. Yabancı arkadaşlara nasıl ayırt edebiliriz diye sorduğumuzda ise görünüşle ayıramazsın, pişince çıkan koku ile anlarsın cevabını aldık. Pişince çok değişik koktuğunu da söyleyebilirim. Bence çok kötü kokuyor. Bulunduğum katın mutfağında domuz eti pişirdiklerinde mutfağa 2 saat giremiyordum. Gerçekten fark ediliyor.

Bunların dışında yanıma kar kaldı diyebileceğim şeyler arasına Avrupa içerisinde yapmış olduğum gezilerim oldu. Birer ikişer günlük geziler olsalar da o günlerim dolu dolu geçti. Toplamda Türkiye dışında 6 ülke, 7 şehir gezdim. Şimdilik söyleyeceklerim bu kadar. Uzun bir yolculuk beni bekliyor. Türkiye’mi çok özledim. Gidip de bir hasret gidereyim. Özellikle çayı çok özledim.

06.02.2017

Sıkıntısız geçen Polskibus yolculuğu ve ardından 3 saatlik uçak yolculuğu ile sabah 7’de İstanbula indim. Fakat inerken bir an öleceğiz sandım. Uçak çok sert türbülansa girdi. Kafamı sabit tutamıyordum. Allah’a şükür sağ salim inebildik. Pasaport kontrolünün ardından hava alanının girişinde beni bekleyen amcamın yanına gittim. Eve gittiğimizde ilk yaptığım şey çay içmek oldu. (2 demlik amcamlarda, 1 demlik de Balıkesir’de bitirdim. Evet biraz abartmış olabilirim. )

Yazımı beğendiniz mi? Yorum yapın.

Top